24 Haziran 2012 Pazar

2000li Yıllar / Akademik Bir Dönüm Noktası


Son yıllarda ülkemizde büyük bir atılım bulunmakta. Birçok ilde özel ve devlet olmak üzere birçok üniversite açılmakta. Bir yandan gerek genel kontenjanlar olarak gerek de YÖK tarafından açılan ÖYP kontenjanları olarak, akademik personel ihtiyacını karşılamak üzere binlerce kontenjan açılmaktadır. Bu da gösteriyor ki Türkiye, büyük bir akademik dönüşüm geçirmekte, önemli bir dönüm noktasında bulunmaktadır.

Değişimin ehemmiyeti içeriden tam olarak anlaşılamayabilir. Ondan dolayı dış örneklere bakmakta fayda var. Dünya'da akademik sistem olarak en önde olan ülke Amerika'dır. Kötü giden ekonomisi, çarpık sağlık politikalarına ve daha birçok çarpık sistemine rağmen akademik sistemi en korunmuş, en iyi olan ülkedir. Amerikan akademik sisteminde bugünlere gelene kadar ki en büyük kırılma 1950li yıllarda yaşanmıştır. Bunu TÜBİTAK Yayınları'ndan çıkan, Henry Rosovsky tarafından yazılan "Üniversite/Bir Dekan Anlatıyor" adlı kitabından anlıyoruz. Henry Rosovsky, yüksek öğretim ve lisans eğitimini 1950 döneminde yapmıştır. Daha sonrasında Harvard Üniveristesi'nde profesörlüğe kadar yükselmiş, ardından yaklaşık on sene Harvard Üniveristesi İktisat Fakültesi'nde dekanlık yapmıştır. Dolayısıyla lisans eğitiminden profesörlüğe, oradanda dekanlık ve rektörlük gibi akademik düzeylere kadar bütün akademik dereceleri gözlemlemiş bir akademisyendir. Kitabında bu akademik derecelerin inceliklerini vermektedir. Bu incelikleri izlerken kitabın altında da Amerikan akademik dünyasının kırılma yaşadığı ikinci dünya savaşı sonrası 1950'lerden 1990 2000'lere kadar olan gelişimi izlemekteyiz. İkinci dünya savaşı sonrasında akademik kurumlara verilen ehemmiyet ve maddi manevi destek katlanarak artmıştır. Üniversiteler ve bütçeleri büyümüş, açılan yüksek lisans ve doktora kadroları da bu büyümeye paralel olarak katlanarak artmıştır. Bu senelerde akademik personel istihdamı artmış, seneler boyunca akademisyenler yüksek oranda yerleştirilmiştir. Asıl nokta şu ki, bu kırılma senelerinde Amerikan akademik sistemi en büyük kırılmasını yaşamış, 1950li yıllarda yetişenler 1960lı yıllarda sürekli kadrolara yerleşmişlerdir. Sürekli akademik kadroları yüksek oranda dolan üniversiteler, sonrasında çok az sürekli öğretim üyesi almış, aldıklarının çoğu geçici öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Yani 1970li yıllarda ne kadar kaliteli olursanız olun üniversitelerin sürekli kadrolarına geçme imkanınız yoktur. Bundan dolayı bu öğretim üyeleri, her beş senede bir sürekli kadroya geçemeyip akademik kurum değiştirmekte kalmışlardır. Bugün Amerikan üniversitelerinde üniversitedeki yedi sekiz senelik hizmetinize göre sürekli kadrolara alınabilmektesiniz. Akademisyenlerin rüşdünü ispatlamış  çok az bir kısmı üniversitelerden sürekli kadro alabilmektedir. Akademisyenlerin ekserisi ise geçici statüde kalmakta, belli periyotlarda kurum değiştirmektedirler. Bunun sebeplerine baktığımızda 1960'lardan gelen bir akademik doluluğu ve Amerikan akademik sistemindeki kolayına mertebe vermeme ve öğretim üyelerini sürekli kendisini geliştirmek zorunda bırakma politikası vardır.

Şimdi bu zaviyeden Türkiye'deki akademik dönüşüme bakalım. Türkiye, Amerika'nın 1960'larda geçirdiği bu değişimi bugünlerde yani 2000li yıllarda yaşamaktadır. Bugünlerde akademik kadrolar boşken kadroya girenler çok şanslı olacaklardır. Çok değil 10 ya da 15 seneye kadar tüm kadrolar dolacak (Her bölüm kendi özelliğine göre tabi. Kardiyoloji ya da dahiliye hemen dolacakken fizyoloji ya da farmakolojide bir süre daha açık devam edecektir) ondan sonrasında ne kadar kaliteli de olsanız geçici kadroları değerlendirmek zorunda kalacak genç akademisyenler.

Şu anda Amerika'da 5000 küsür üniversite bulunmaktadır.  Türkiye'de ise yeni açılan, meslek yüksekokulu iken kapısına üniversite tabelası asılanlarla beraber 103 devlet, 65 vakıf üniversitesi bulunmaktadır. Akademisyen olmak isteyenler yeni eski ayrımı yapmadan kalabildiği üniversitede kalmalılar. Yirmili yaşlarında doktorasını tamamlayan genç akademisyenlerin önünde nereden bakılsa 40 yıllık bir akademik kariyer var demektir. Örneğin 50li yıllarda Amerikan üniversitelerine giren öğretim üyeleri daha yeni, 2000li yıllarda emekli olmaya başlamışlardır.

Değinmek istediğim bir diğer konu da köklü üniversite yeni üniversite kavramlarıdır. Akademisyenlerin çoğu öncelikle köklü üniversitelerde kalmaya çalışmaktadır. Çalışılaabilir. Lakin olmuyorsa zorlamamalı, yeni açılan üniversiteler değerlendirilmelidir. 80li yıllarda açılan üniversiteler bugün neredeyse köklü üniversiteler arasına girmiştir. Köklü-yeni üniversite olsa da bir de kaliteli-kalitesiz bölüm kavramı vardır. Öğretim üyesi olduğunuz yerde yüksek araştırma ve akademik yayın potansiyeli varsa, bölümde verilen lisans ve lisansüstü eğitim ne kadar kaliteliyse o bölüm o kadar iyi ve kalitelidir. İşini bilen anabilim dalı başkanı ve akademik kadro, üniversitenin köklülüğünden bağımsız olarak çok kaliteli ve alanında öncü bir departman kurmuş olacaklardır. Örnek olarak bugün Türkiye'nin ilk yüz naklini 1982'de kurulan Akdeniz Üniversitesi yapmıştır. Bugün Beyoğlu Göz'ü Türkiye'nin en yüksek TUS puanına sahip göz departmanı yapan, asistan eğitimine ehemmiyet veren bir bölüm şefidir (sözüm ona köklü üniversiteler yanında). Cleveland kentini Cleveland yapan 1970 yılında eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri yolunda atılım yapan Cleveland Clinic'tir.

Son söz olarak Türkiye'nin içinden geçtiği bu akademik dönüşümün farkında olup değerlendirmek dileğiyle demek istiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder